Deniz Yatağından Uzaya: Uzay Madenciliğinde Ortak Miras Rejiminin Başarısızlığı -Aliia Sattarova

Orta Çağ döneminde, dünya deniz alanları Portekiz ve İspanya arasında paylaşılıyordu. Hollandalı hukukçu Grotius, bu iki devletin egemenliğe yönelik geliştirdiği “kapalılık rejimini” Mare Liberum doktriniyle eleştirerek denizlerin serbestliği ilkesinin temellerini atmıştır. Bu ilke, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde açık deniz tanımı yapılarak, 87. maddesinde somutlaşmıştır. Deniz yatağındaki doğal kaynakların ekonomik değer kazanmasıyla birlikte kaynakların kime ait olacağı tartışması da gündeme gelmiştir. Sözleşme’nin 136. maddesi, deniz yatağı ve  kaynaklarını denizlerin serbestliği anlayışından ayırarak insanlığın ortak mirası kabul etmiştir.

Hem yeraltı madenleri hem deniz yatağı kaynakları sınırlıdır ve çıkarılması ekosisteme zarar vermektedir. Oysa uzay, sınırsız sayıda metaller, nadir elementler ve yakıtlar bulundurmaktadır. Asterank veritabanı, 600.000’den fazla asteroit hakkında bilgi içermektedir. Özel bir hesaplayıcı, asteroitlerin kütlesi, bileşimi ve diğer özelliklerine dayanarak hangi madenlerin çıkarılabileceği ve bunların ne kadar değerli olduğunu hesaplar.

Bu bağlamda, uzayda maden çıkarma fikri artık bir bilimkurgu senaryosunun dışına çıkıp gerçek bir hedef haline geldiğini söylemek mümkündür. Gök cisimlerinin giderek artan ekonomik faaliyetlere konu olması, deniz hukukunun geliştirdiği “ortak miras” yaklaşımının uzay hukukuyla karşılaştırılmasını anlamlı hale getirmektedir. Benzer şekilde, 1967 Dış Uzay Antlaşması, gök cisimlerinin ulusal egemenliğe konu edilmesini yasaklar. Antlaşmaya göre uzayın keşfi ve kullanımı barışçıl olmalıdır. Daha sonra, 1979 tarihli Ay Antlaşması ile uzay kaynaklarının ticari amaçlarla sömürülmesinin önlenmesi çalışılmıştır. Ay Antlaşması’nın 11. maddesi gök cisimlerini insanlığın ortak mirası olarak tanımlayarak, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi derin deniz yatağı rejimiyle benzer bir dil kullanır. Böylece Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’ne benzer bir merkezi denetim modeli yaratılmaya çalışılmıştır.

Ortak miras rejiminin uzayda ve denize farklılık göstermesinin sebebi, zamanlama ve ekonomik aciliyetten kaynaklanır. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi yürürlüğe girdiğinde derin deniz yatağı madenciliği teknolojileri büyük ölçüde olgunlaşmış durumdaydı; Ay Antlaşması imzalandığında ise uzay madenciliği hala teorikti, bu da devletleri bağlayıcı bir rejime razı etmek için gereken aciliyeti sağlamadı. Aynı zamanda uzay faaliyetlerini yürüten devlet sayısı az olup, uzayda öncü konumdaki ABD, Rusya ve Çin antlaşmayı imzalamamıştır.  Böylece Ay Antlaşması, fiilen ölü bir metin haline gelmiştir.

Uzay hukukunda ortaya çıkan hukuki boşluk ulusal mevzuatlarla doldurulmuştur. ABD’nin Uzay Yasası (Space Act), Amerikan vatandaşlarının uzayda çıkardığı kaynaklar üzerinde mülkiyet hakkına sahip olabileceğini düzenlemiştir. Benzer şekilde Lüksemburg da aynı yaklaşımı benimseyerek uzay madenciliği merkezi olmayı hedeflemiştir . Bu gelişmelerin uluslararası bir norm haline gelip gelmemesi tartışma doğurmaktadır.

Aliia Sattarova

Ayrıca bakınız:

https://rostrastrateji.org/category/uzayhukuku/

https://rostrastrateji.org/category/rostra-hukuk-meclisi