Gazze’de yaşananlar modern dünyanın adalet, insan hakları, basın özgürlüğü ve çocukların korunması hakkındaki iddialarının sınandığı büyük bir ahlak krizidir.
Bu krizde özellikle Batı endeksli medya tarafından sıklıkla kullanılan ifade “israil-Hamas savaşı” şeklindedir. Bu ifade ilk bakışta tarafları nötr ve objektif olarak tanımlar şekilde görünse de somut gerçeklik bu ifade ile örtüşmemektedir. Çünkü bu ifade dili, Gazze’de yaşayan milyonlarca sivili görünmez hale getirdiği gibi çatışmanın tarihsel ve maddi eşitsizliğini de kamuoyundan saklamakta, geri plana itmektedir. Bir tarafta düzenli ordusu, savaş uçakları, gelişmiş istihbarat sistemi, nükleer kapasiteye sahip olduğu genel olarak kabul edilen (bu konuda uluslararası hukuk ve BM’nin ikircikli tavrı ayrı bir tartışma konusudur) işgalci bir güç ve arkasında dünyanın en güçlü askerİ ittifakları bulunmaktadır. Diğer tarafta yıllardır abluka altında yaşayan, hava sahasını, kıyılarını, sınır geçişlerini kontrol edemeyen, işgal altında dinlerini bile özgürce yaşayamayan, süregelen psikolojik ve fiziksel şiddete sistematik olarak maruz kalan bir toplum bulunmaktadır.
Bu tabloyu yalnızca “iki taraf arasındaki çatışma” diye anlatmak, güç farkını haber dilinden silmektir. Bu durum toplumların zihninde sanki iki denk kuvvetin adil bir mücadelesi gibi bir algı yaratmaktadır. Bu nedenle çoğu kişinin dikkat etmediği dil ve ifadeleri değiştirerek bu soykırımın nasıl bir orantısızlık içerdiğini kitlelere anlatmamız gerekmektedir. Bir cezaevi avlusunda gardiyanla mahkûm arasında çıkan arbedeyi iki eşit tarafın kavgası olarak tanımlamak ne kadar eksikse, Gazze’yi tarihinden, ablukadan ve işgal düzeninden bağımsız olarak işgalci güçlere denk ele alarak olayları anlatmak o denli eksik ve yanlış olacaktır.
Gazze’yi savunmak, Hamas’ın bütün eylemlerini savunmak değildir. Kaldı ki Hamasın yaptığı veya yapacağı hiçbir operasyon işgalci israil’in sivillere karşı yaptığı soykırım konusunda en ufak bir haklılık vermemektedir. Gazze’yi savunmak adaleti hakkı ve hukuku savunmaktır. Filistin halkının yaşama, özgürlük, güvenlik ve kendi geleceğini tayin etme hakkını savunmaktır. Dünya üzerindeki hiçbir sebebin bir sivilin katledilmesini, masum bir çocuğun hayatının elinden alınmasını meşrulaştırması mümkün değildir.
7 Ekim 2023’te Hamas tarafından gerçekleştirilen saldırıyı inceleyen Birleşmiş Milletler Bağımsız Araştırma Komisyonu sivillerin kasten öldürülmesi, kötü muamele ve rehin alma dâhil olmak üzere savaş suçlarının işlendiği sonucuna ulaşmıştır. Ancak mezkûr durumda hukukun eşitlik ve mütekabiliyet ilkesi asla uygulanmamıştır. Bir grubun işlediği suç, başka bir topluluğun topluca cezalandırılması konusunda meşru bir zemin oluşturması kabul edilemez. Zaten olaylara bir adım geriden baktığımızda işgalci İsrail’in yıllardır Gazze’deki Müslümanlara karşı savaş ve insanlık suçu işlediği alenen ortadadır. Bu nedenle asıl Hamas’ın yaptığı saldırı meşru savunma kapsamında değerlendirilmelidir.
Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün tarihini dışarıda bırakan her anlatı, başlangıç çizgisini siyasi tercihle belirlemiş olur. 2007’den itibaren uygulanan kara, hava ve deniz ablukası yüzünden insanların seyahati, ticareti, üretimi, sağlık hizmetleri ve ekonomik hayatı engellenmektedir. Abluka yalnızca savaş dönemlerinde başvurulan geçici bir güvenlik tedbiri değil, Gazze’de gündelik hayatı kuşaklar boyunca şekillendiren kalıcı bir düzen haline gelmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Gazze’deki güç ilişkisini yalnızca roket sayılarıyla değerlendirmek doğru değildir. Güç, aynı zamanda kimin elektriğe, suya, ilaca, sınır kapısına ve dünyaya açılan yola erişeceğine karar verebilme yeteneğidir. Bir tarafın hedefleri nokta atışı vurma kapasitesi ve maalesef bunu uluslararası politikaya kabul ettirecek siyasi gücü, diğer tarafın ise yaralılarını bölge dışına çıkarabilmek için izin beklemesi söz konusuysa burada yalnızca askerî değil, yapısal bir eşitsizlik bulunmaktadır. Buradaki asıl mesele, bu işgale ve susarak dahi destek veren herkesin elinde Gazze’de ölen çocuklarının kanı olduğu ve istemese de bu soykırımın bir tarafı olduğu gerçeğidir.
Gazze’deki yıkımın sürmesinde yalnızca silahlar değil, bu silahların kullanımını normalleştiren medya dili de etkili olmaktadır. Bazı Batılı yayın kuruluşları israillileri isimleri, aileleri ve kişisel hikâyeleriyle görünür kılarken Filistin’de soykırıma uğrayanları ise çoğu zaman kimliksiz sayılara dönüştürmektedir. Olaylar israilliler “öldürüldü” şeklinde açık bir fail diliyle anlatılırken Filistinlilerin “hayatını kaybettiği” veya “çatışmalarda öldüğü” söylenerek sorumluluk belirsizleştirilmektedir. İşgal, abluka ve askerî güç eşitsizliği geri plana itilirken yaşananlar iki denk taraf arasındaki sıradan bir çatışma gibi sunulmaktadır. “Operasyon”, “müdahale”, “ikincil hasar” ve “kendini savunma” gibi teknik ifadeler sivil ölümlerinin ahlaki ağırlığını azaltmaktadır. Böyle bir habercilik doğrudan bombayı atan güç olmasa da kamuoyunun vicdani tepkisini zayıflatarak siyasi baskının ve hesap vermenin önünü kesebilmektedir. Böylece savaş suçlarının sorgulanmadan devam edebileceği bir meşruiyet ortamı sağlanmaktadır. Nitekim haber metinleri üzerinde yapılan araştırmalar, önde gelen Batılı medya kuruluşlarının Filistinli mağdurları daha az bireyselleştirdiğini, taraflar arasında yapay bir denge kurduğunu ve Filistinli can kaybı verilerinin güvenilirliğini daha sık sorgulayan bir dil kullandığını göstermektedir.
Bir apartman vurulduğunda yalnızca yapı hasar görmez. Bir ailenin hatıraları, kimlik belgeleri, çocukların okul eşyaları, yaşlıların ilaçları ve insanların geri dönebileceği bir yer de yok olmaktadır. Bir hastane çalışamaz hâle geldiğinde yalnızca o günkü yaralılar değil, diyaliz hastaları, hamile kadınlar, kanser hastaları ve erken doğan bebekler de ölüm tehlikesiyle karşılaşmaktadır.
Çocuklar “hayatını kaybetmiyor” öldürülüyor. Savaş haberlerinde kullanılan dil, bazen bombalardan daha sessiz fakat daha kalıcı bir tahribat yaratır. “Gazze’de 20 kişi hayatını kaybetti.”, “Bir okul vuruldu.”, “Operasyon sırasında siviller de öldü.”. Bu cümlelerde fail çoğu zaman görünmezdir. Bombayı kimin attığı, ateşi kimin açtığı veya geçişi kimin engellediği cümlenin dışına çıkarılır. Filistinliler, sanki doğal bir felaketin içinde kendiliğinden ölüyorlarmış gibi anlatılarak asıl suçlular kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırılmaktadır.
Oysa edilgen dil tarafsız değildir. Faili sakladığında sorumluluğu da bulanıklaştırır. Bir çocuğun ölümü “müdahale sırasında meydana gelen istenmeyen sonuç” biçiminde sunulduğunda, çocuğun adı, hayatı ve hayalleri askerî terminolojinin altında kaybolmaktadır. Bu kayboluş beraberinde toplumsal vicdan ve adaleti de kaybettirmektedir. Bazı kuruluşlar israilli sivillerin isimlerini, ailelerini ve kişisel hikâyelerini anlatırken, Filistinli kurbanları çoğunlukla toplu sayılara dönüştürmektedir.

Filistinli bir çocuk öldüğünde korkunç bir nefret dili kullanılarak geleceğin Hamas üyesi veya öldürülmese terörist olacaktı gibi insanlıkla bağdaşmayan ifadeler kullanılması kötü niyetin ve vicdansızlığın boyutunu ortaya sermektedir. İnsan hakları evrenseldir. Acının vicdanın ve adaletin pasaportu, dini ve ırkı yoktur, olmamalıdır.
Gazze’deki can kayıplarının kesin sayısını belirlemek, sağlık ve kayıt sistemlerinin tahrip edilmesi, enkaz altında kalanlar ve dolaylı ölümler nedeniyle oldukça güçtür. UNICEF’in Şubat 2026 raporuna göre 7 Ekim 2023 ile 3 Şubat 2026 arasında en az 71.803 Filistinli öldürülmüş, bunların 21.289’unu çocuklar oluşturmuştur. Aynı dönemde 171.230 kişi yaralanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü ise Gazze’deki bütün hastanelerin zarar gördüğünü ve hiçbirinin tam kapasiteyle çalışamadığını bildirmiştir. Ekim 2025’te ilan edilen ateşkese rağmen saldırılar sürmüştür. UNICEF, Haziran 2026 itibarıyla ateşkes döneminde 265 çocuğun daha öldürüldüğünü açıklamıştır. Bu, yaklaşık olarak her gün bir çocuğun öldürülmesi anlamına gelmektedir.
Bu rakamların arkasına gizlenen soru şöyledir; Dünyanın başka bir bölgesinde her gün bir çocuk ateşkes altında öldürülse buna gerçekten “sükûnet” denir miydi? Avrupa’da sarışın mavi gözlü çocuklar öldürüldüğünde ayağa kalkan sözde insan hakları savunucusu Avrupa ülkeleri bazı istisnalar dışında neden israile milyonlarca dolarlık desteklerine devam etmektedir? Buradaki tersliğe dikkat etmek gerekmektedir. Bir tarafta yıllardır abluka altında uluslararası ticaret ve yardımlardan uzak kalan yiyecek temiz su ve elektriğe erişimi oldukça kısıtlı olan Gazze halkı dururken, kişi başı milli geliri altmış bin dolar olan israili karşılıksız yardımda bulunmak açıkça soykırıma ortak olmaktır. Bu durum herhangi bir politik veya tarihsel nedenle açılanamaz. Silahı ateşleyen kadar silahın mermisinin parasını veren de suçludur. Bu suça ortak olmak her devletin olduğu gibi her bireyin de kendi iradesiyle seçebileceği bir seçenektir.
Gazze hakkındaki medyada kullanılan dil, zamanla insanların hassasiyet ve kırmızı çizgileri konusunda manipülatif bir rol oynamaktadır. Bu manipülasyon insanların kırmızı çizgilerinin esnemesine ve gevşemesine yol açmıştır. Yoğun bombardıman azaldığında buna barış, açlık ölüm sınırının biraz altına indiğinde iyileşme, sınırlı yardım girişi olduğunda normalleşme denmektedir. Oysa bir toplumun hayatta kalması sürekli olarak dışarıdan verilecek izne bağlıysa ortada normalden değil sadece işgalden bahsedebiliriz.
Sivil ölümlerini “kaçınılmaz savaş sonucu” olarak sunmak, savaş hukukunun sivilleri koruma amacını göz ardı etmektir. Her sivil ölümü tek başına savaş suçu sayılmasa da ayrım gözetmeyen saldırılar, aşırı güç kullanımı, açlığın savaş yöntemi hâline getirilmesi ve toplu cezalandırma uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Kasım 2024’te benjamin netanyahu ve yoav gallant hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç şüphesiyle tutuklama emirleri çıkarmıştır. Uluslararası Adalet Divanı soykırım davasında henüz nihai karar vermemiş, ancak telafisi imkânsız zarar riskine karşı geçici tedbirler kararlaştırmıştır. Birleşmiş Milletler Bağımsız Araştırma Komisyonu ise Eylül 2025’te İsrail makamlarının Gazze’de soykırım işlediği sonucuna vardığını açıklamıştır.
İletişim bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın geliştirdiği “suskunluk sarmalı” teorisine göre insanlar, görüşlerinin toplumda dışlanmalarına yol açacağını düşündüklerinde kendilerini ifade etmekten kaçınabilirler. Sessiz kalanların sayısı arttıkça baskın görünen görüş daha da güçlü görünür, böylece sessizlik kendi kendini büyütür. Gazze tartışmalarında bu mekanizma açık biçimde görülebilmektedir. Akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler ve çalışanlar bazen Filistinli siviller hakkında konuşmanın kariyerlerine zarar vereceğinden, “aşırılık yanlısı” olarak damgalanacaklarından veya antisemitizmle suçlanacaklarından çekinmektedir.
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Bir insanı Yahudi olduğu için israil devletinin eylemlerinden sorumlu tutmak, ahlaken ve hukuken kabul edilemez. Fakat İsrail hükümetini, işgal politikalarını, yerleşimleri, askerî operasyonları veya siyasi siyonizmi eleştirmek kendiliğinden antisemitizm değildir. Bir devletin eleştiriden muaf tutulması ne o devletin halkını korur ne de gerçek antisemitizmle mücadeleye katkı sağlar. Aksine, her eleştiriyi antisemitizm olarak adlandırmak kavramın ağırlığını azaltmaktadır. Sürekli yoktan yere mağduriyet yaratılması gerçek bir mağduriyetin varlığında inandırıcılık konusunda sorun yaşanmasına neden olmaktadır. Gazze konusunda Filistin haklarını savunanlara yönelik ayrımcı sınırlamalar ve çifte standartların küresel bir ifade özgürlüğü krizine yol açtığı açıkça ortadadır. Suskunluk yalnızca konuşmamak değildir. Bazen doğru kelimeyi kullanmamak, tarihsel bağlamı çıkarmak, failin adını cümleden silmek veya ölümü sıradanlaştırmak da suskunluk biçimidir.
Gazeteciler öldürüldüğünde yalnızca insanlar değil, tanıklıklar ve deliller de kaybolur. Yabancı basının Gazze’ye bağımsız erişiminin sınırlandırılması, haber yükünü büyük ölçüde Filistinli gazetecilerin omuzlarına bırakmıştır. Gazetecileri Koruma Komitesinin Şubat 2026 tarihli raporuna göre 2025 yılında dünya genelinde 129 gazeteci ve medya çalışanı öldürülmüş, bu ölümlerin yaklaşık üçte ikisinden israil sorumlu tutulmuştur. Komitenin 25 Haziran 2026 tarihli güncellemesinde ise 7 Ekim 2023’ten itibaren Gazze’de ve İsrail gözaltı merkezlerinde İsrail tarafından öldürüldüğü kaydedilen gazeteci ve medya çalışanlarının sayısı 209 olarak açıklanmıştır. Öldürülen her gazeteciyle birlikte bir görüntü, tarih kaydı ve ileride hukuki delil olarak kullanılabilecek bir tanıklık da ortadan kalkmaktadır.
Batılı devletlerin çoğunda hukuk anlayışı ilke ve ittifak terimleri arasına sıkışmıştır. Avrupa ve Amerika’da israil politikalarına karşı çıkan milyonlarca insan, hukukçu, akademisyen, Yahudi örgütü, gazeteci ve insan hakları savunucusu bulunmaktadır. Sorun Batı toplumlarının tamamı değil, bazı hükümetlerin ve güçlü kurumların ilan ettikleri değerlerle uyguladıkları politikalar arasındaki uçurumdur. Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde egemenlik, sınırların dokunulmazlığı, savaş suçları ve ekonomik yaptırımlar konusunda son derece işlevsel olan batı devletleri Filistin söz konusu olduğunda bir anda “karmaşık şartlara”, “İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarına” ve belirsiz diplomatik ifadelere başvurmuştur.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde ateşkes çağrılarının veto edilmesi bu çelişkinin en görünür örneklerinden biri olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, Şubat ve Kasım 2024’te Gazze’de ateşkes talep eden karar tasarılarını veto etmiştir. Siyasi korumanın yanında askerî destek de sürmektedir. SIPRI verilerine göre 2021-2025 döneminde İsrail’in büyük silah ithalatının yüzde 68’i Amerika Birleşik Devletleri, yüzde 31’i Almanya tarafından karşılandı. ABD’den sağlanan sistemler arasında savaş uçakları, güdümlü bombalar, füzeler ve zırhlı araçlar bulunmaktadır.
Bu durumda Batılı hükümetlerin rolü yalnızca “olanları durduramamak” değildir. Silah, mali kaynak ve diplomatik koruma sağlayan devletler pasif seyirci olarak kabul edilemez. Bir yandan sivil ölümleri konusunda kaygı açıklaması yapıp diğer yandan bu ölümlerde kullanılabilecek silahların sevkiyatını sürdürmek, ahlaki bir çelişkidir. Bir devletin rakipleri hukuk ihlali yaptığında adalet derhâl hatırlanır, müttefikleri yaptığında ise hukuk, sonsuz bir inceleme sürecine bırakılmaktadır.
Filistin’i savunmak, bütün israillilerden nefret etmek veya yahudilere düşmanlık değildir. Filistin’i savunmak, bir halkın işgal altında yaşamama, sürülmeme, aç bırakılmama, çocuklarını güven içinde büyütme ve kendi siyasi geleceğini tayin etme hakkını savunmaktır.
Gazze’den sonra insan hakları aynı kalabilir mi?
Bir işgal gücü ile işgal edilen halk aynı hukuki konumda değildir. Düzenli bir ordu ile kuşatılmış sivil nüfus aynı imkânlara sahip değildir. Her iki tarafta da siviller acı çekebilir fakat acının varlığı, yapısal eşitsizliği ortadan kaldırmamaktadır. Gazze, insanlığın yeni bir hukuk metnine ihtiyaç duyduğunu göstermemiştir. Mevcut hukukta sivillerin korunması, kolektif cezalandırma yasağı, işkence yasağı, insani yardıma erişim ve işgal altındaki halkların hakları zaten düzenlenmiştir. Eksik olan kural değil, uygulama iradesidir. Dünya, Gazze’de ne olduğunu büyük ölçüde görmüştür. Görüntüler yayımlanmış, doktorlar konuşmuş, gazeteciler hayatları pahasına kayıt tutmuş, Birleşmiş Milletler raporlar hazırlamış, uluslararası mahkemeler tedbirler ve tutuklama emirleri çıkarmıştır.
Buna rağmen silah sevkiyatları, diplomatik koruma ve edilgen açıklamalar uzun süre devam etmiştir. Bu nedenle Gazze yalnızca israilin sınavı değildir. Birleşmiş Milletlerin, Avrupa’nın, Amerika’nın, Arap yönetimlerinin, İslam dünyasının, medyanın, üniversitelerin ve her birimizin vicdan sınavıdır. Çünkü zulüm yalnızca onu yapanların gücüyle sürmez. Onu sıradanlaştıran dil, sürekli erteleyen diplomasi ve bedel ödememek için susan kurumlar da zulmün ömrünü uzatır.
Gazze’deki insanları yalnızca sayı olarak görmek, onları ikinci kez yok etmektir. İlk yok oluşları bedenlerinin, evlerinin ve şehirlerinin yıkılmasıdır. İkincisi ise isimlerinin, hikâyelerinin ve insanlıklarının hatıralardan çıkarılmasıdır. Çünkü bugün Gazze’de değersizleştirilen insan hayatı, sanmayın ki sadece bu bölge ile sınırlı kalacaktır. Yarın başka bir coğrafyada farklı bir isimle yeni bir zulüm geçmişteki zulümler karşısındaki suskunluk sarmalından güç alarak zuhur edecektir. Adalet bölünebilir bir şey değildir. Bir yerde askıya alındığında, bütün dünyada zayıflar.
Sonuç Yerine
Yazımı bitirirken sizlere bu yazının ilham kaynağı olan 4 kişiden ve onların hikayesinden bahsetmek istiyorum. İranlı dokuz yaşındaki Mikail Mirdoraghi, annesiyle son akşam yemeğinde “Anne yaptığın yemeğin tadı cennet gibi” demişti. Ertesi gün okula gitmeden önce annesine el sallamış ve annesinden kendisinin fotoğrafını çekmesini istemişti. Hepimiz onu bu fotoğraf ile tanıdık. Birkaç saat sonra okuluna düzenlenen saldırıda hayatını kaybetti. Müziği ve resim yapmayı seven Mikail, haberlerde açıklanan can kaybının içindeki sayılardan biri oldu. Senad Medanoviç, 1990’lı yıllarda Bosna Savaşı’nın ardından doğduğu Prhovo köyüne döndüğünde evini harabeye dönmüş, bahçesini ise ailesinin ve komşularının gömüldüğü bir toplu mezar halinde buldu. Köyünde canlı kimseyi bulamayan Senad, köyünden geriye kalan tek canlıya, evinin bahçesindeki ağaca sarılmıştı. Senad’in göz yaşları ve yakarışları Bosna soykırımında ölen sivillerin sadece bir istatistik değil bir anne, baba ve kardeş olduğunu gözler önüne serdi. Üç yaşındaki Rim’den geriye ise dedesi Halid Nebhan’ın yakasında taşıdığı küçük bir küpe kaldı. Torununa “ruhumun ruhu” diyerek veda eden Halid Dede, bir yıl sonra kendisi de bir saldırıda yaşamını yitirdi. Önce Rim, ardından onun hatırasını taşıyan dedesi, haberlerde iki ayrı sayıya dönüştü.
Mikail’in son gülümsemesi, Senad’ın gözyaşları, Rim’in küpesi ve Halid Dede’nin vedası aynı gerçeği anlatmaktadır. Ölümler arttıkça insanlar görünmez hale gelmekte, kamuoyu ise acıya alışmaktadır. Oysa her sayı bir insan, her insan ise geride kalanların hayatında kapanmayacak bir boşluktur.
Av. Haydar Can Öcel
Yazarın diğer yazıları için ziyaret ediniz: https://rostrastrateji.org/category/haydarcanocel/
İsrail Araştırmalarına erişmek için ziyaret ediniz: https://rostrastrateji.org/category/israilarastirmalari/
Kaynakça
• AlShebli, Bedoor; Casara, Bruno Gabriel Salvador ve Maass, Anne. “Media Coverage of War Victims: Journalistic Biases in Reporting on Israel and Gaza”, 2025.
• Committee to Protect Journalists. “Israel-Gaza War” dosyası ve 2025 gazeteci ölümleri raporu, 2026.
• HBO. Euphoria resmî dizi sayfası.
• International Court of Justice. Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Danışma Görüşü, 19 Temmuz 2024.
• International Court of Justice. South Africa v. Israel, geçici tedbir kararları, 2024.
• International Criminal Court. Situation in the State of Palestine, tutuklama emirleri, 21 Kasım 2024.
• Noelle-Neumann, Elisabeth. “The Spiral of Silence: A Theory of Public Opinion.” Journal of Communication, 24/2, 1974, s. 43-51.
• SIPRI. Trends in International Arms Transfers 2025 ve İsrail’e silah transferleri raporları, 2025-2026.
• The Lever. “Inside the Israel Lobby’s New $90 Million War Chest”, 1 Şubat 2024.
• United Nations Children’s Fund. Filistin İnsani Durum Raporu, Şubat 2026.
• United Nations Children’s Fund. “A Child a Day: The Deadly Illusion of Gaza’s Ceasefire”, 19 Haziran 2026.
• United Nations Human Rights Council Independent International Commission of Inquiry. 7 Ekim saldırıları ve Gazze’deki askerî operasyonlara ilişkin raporlar, 2024-2026.
• United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs. Gazze ve Batı Şeria insani durum raporları, Temmuz 2026.
• World Health Organization. Health Conditions in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, 8 Mayıs 2026.
