Bir Medeniyetin Adalet, İnsan Onuru ve Eşitlik Çağrısı
Günümüz dünyasında insan haklarından söz edildiğinde bizlere insan haklarının kökeni olarak öğretilen ve ön kabul haline gelen hemen birkaç tarih ve bildirge akıllara gelmektedir. 1215 tarihli Magna Carta, 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ve nihayet 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi şeklinde örnek verilebilmektedir. Bahsi geçen bildirgeler ve öncesinde yaşananlar şüphesiz hukuk tarihi bakımından önem arz etmektedirler. Ancak bilinçli şekilde seçilmiş bu kronoloji, zamanla eksik bir medeniyet hikâyesine dönüştürülmüştür. Sanki insan onuru, adalet, eşitlik, din özgürlüğü ve yöneticinin hukukla sınırlandırılması vb. düşünceler yalnızca Avrupa’da doğmuş, dünyanın geri kalanı da bu değerleri Batı’dan öğrenmiş gibi bir anlatı kurulmuştur.
Oysa ki, insan haklarının meydana getiren tek bir merkez bulunmamaktadır. Hak fikri farklı toplumların dinî öğretileri, ahlaki mücadeleleri, hukuk gelenekleri, isyanları, reformları ve acı tecrübeleri içinde şekillenmiştir. Bugün “modern insan hakları” dediğimiz uluslararası hukuk sistemi esas olarak 20. yüzyılda kurumsallaşmış olsa da bu sistemi besleyen insanlık birikimi çok daha eski ve çok merkezlidir. Güncel akademik çalışmalar da insan haklarını ve gelişimini tek bir uygarlığın mülkiyeti gibi görmenin yanıltıcı olduğunu vurgulamaktadır. Ancak bu konuda yıllarca yapılan sistematik algı operasyonunun akademik dünya ve sosyal hayatta kapladığı yer nedeniyle güncel çalışmalar görünürlük ve toplumsal kabul konusunda birçok sorunla karşılaşmaktadır.
Modern anlamda insan hakları ve hukukun en eski ve en güçlü temel kaynağı Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslam’ın insan ve hukuk anlayışıdır. Bu temel kaynak literatürün ve akademik dünyanın uzunca süredir ve halen batı eksenli olması nedeniyle sürekli göz ardı edilmektedir. İslam’ın modern insan hakları belgelerini yedinci yüzyılda kelimesi kelimesine ortaya koyduğunu söylemek elbette tarihsel bir anakronizm olur. Ancak İslam’ın insan onuru, adalet, yöneticinin sorumluluğu, toplumsal dayanışma, inanç hürriyeti, özel hayatın korunması ve farklı toplulukların birlikte yaşaması konusunda kurduğu ahlaki ve hukuki zemini görmezden gelinerek modern insan hakları ve hukukun incelenmesi mümkün değildir. Yazımızın devamında da bahsedileceği üzere yedinci yüzyıl şartları göz önünde bulundurulduğunda İslam dininin emrettiği ahlaki ve hukuki zeminin çağının çok ötesinde olduğu ancak aynı zamanda da bahsedilen dönemde uygulanabilecek ve sosyal hayata entegre olacak seviyede olması biz insanlara Allah tarafından verilen bir lütuftur. Çünkü şüphesiz Allah isteseydi bizim günümüzde dahi idrak edemeyeceğimiz düzeyde ve gelişmişlikte bir sistemi de bize emredebilirdi. Başlı başına bu durum bile modern insan hakları ve hukukun doğal gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Mesele, “İnsan haklarını ilk kim icat etti?” yarışına girmek değildir. Asıl mesele, bugün evrensel dediğimiz değerlerin hangi medeniyetlerin ortak emeğiyle oluştuğunu dürüstçe görebilmektir.

İNSANIN DEĞERİ
Modern hukukta hakların en önemli dayanaklarından biri “insan onuru” kavramıdır. Bu düşünceye göre insan, yalnızca vatandaş olduğu, belli bir ırka mensup bulunduğu, devlete fayda sağladığı veya çoğunluğun dinini benimsediği için değerli değildir. İnsan, insan olduğu için değerlidir. Kur’an’ın insan anlayışı tam da bu noktadan başlamaktadır. İsrâ suresi yetmişinci ayette açıkça “Âdemoğlunun şerefli kılındığı” bildirilir. Burada şeref yalnızca belirli bir dine, kavme, sınıfa veya cinsiyete değil, insan soyuna nispet edilmektedir. Bu yaklaşım, insan değerini hükümdarın lütfundan, kabile aidiyetinden ve ekonomik güçten daha yüksek bir kaynağa bağlamaktadır. Bu bakış açısının hukuk bakımından son derece önemli bir sonucu bulunmaktadır. İnsanın temel değeri devlet tarafından yaratılmadığına göre devlet tarafından keyfî biçimde ortadan kaldırılamamaktadır. Bu durum bile başlı başına günümüzdeki insan haklarının devlet üstü yapısına ve merkezi otoritelerden bağımsız olarak varlığını sürdürmesinin yüzlerce yıl öncesinden bir örneği ve dayanağıdır.
İslamiyet açısından insan mutlak anlamda başıboş bir varlık değildir. Fakat hükümdarın malı da olarak da kabul edilmemektedir. Yönetici insanlara sahip olan kişi değil, taşıdığı emanetin hesabını vermekle yükümlü kişidir. Egemenliğin ahlaki sınırı, güç sahibinin arzuları değil adalettir. İslamiyet yüzlerce yıl önce yönetilen halkı yöneticilere karşı koruyarak yöneticilerin keyfi hareket etmesini yasaklamaktadır. Bu nedenle İslam hukuk geleneğinde adalet, yöneticinin dilediğinde göstereceği bir iyilik değil, yerine getirmek zorunda olduğu bir yükümlülük olarak anlaşılmıştır. Nahl suresindeki adalet ve iyilik emri, İslam ahlak ve hukuk düşüncesinin en kapsayıcı ilkelerinden biri kabul edilmiştir. İslam hükümdarı halkından üstün kabul etmemektedir. Aksine ona bütün halkının sorumluluğunu da yüklemektedir. Modern insan hakları dili daha çok bireyin sahip olduğu haklar çerçevesinde şekillenmektedir. İslam ise buna önemli bir boyut daha eklemektedir. Başkasının hakkı, insanın omuzlarında bir sorumluluktur. Böylece hak, yalnızca “Ben ne talep edebilirim?” sorusuna değil, “Başkası için neyi korumakla yükümlüyüm?” sorusuna da dönüşmektedir. Günümüze dönersek çağımızın ihtiyacı olan; hakkı sorumluluktan, özgürlüğü ahlaktan ve hukuku vicdandan koparmayan bir medeniyet anlayışıdır. Yazımızda her ne kadar İslamiyet’in modern insan haklarına olan katkısını ve kaynak olması hususuna değinsek de açıkça görülüyor ki İslamiyet modern insan haklarının düşünemediği veya çözüm bulamadığı tüm sorulara zaten yıllar öncesinden detaylı şekilde cevap vermiştir.
ADALET
Bir hukuk sisteminin gerçek değeri, mensuplarına nasıl davrandığından çok, karşıtlarına ve güçsüzlere nasıl davrandığıyla anlaşılmaktadır. Kur’an’ın adalet öğretisi bu konuda şaşırtıcı derecede keskindir. Nisâ suresinde kişinin kendisi, anne babası veya yakınları aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutması emredilmektedir. Zenginlik ve yoksulluk, hükmün yönünü değiştirecek gerekçeler olarak kabul edilmemektedir. Mâide suresinde ise daha da zor bir ahlaki eşik belirlenmektedir. Bir topluluğa duyulan öfkenin veya düşmanlığın insanı adaletsizliğe sevk etmemesi emredilmektedir. Bu iki ilke birlikte düşünüldüğünde büyük bir hukuk düşüncesi ortaya çıkmaktadır. Adalet, sevdiğimiz insanlara tanıdığımız bir ayrıcalık değil, sevmediğimiz kişilerin de hakkını koruyabildiğimiz ölçüde var olmaktadır.
Bugün pek çok devlet insan haklarından söz ederken dostlarına başka, rakiplerine başka ölçüler uygulamaktadır. Bir bölgede sivillerin öldürülmesini insanlık suçu olarak tanımlarken başka bir bölgede aynı acıyı “kaçınılmaz kayıp” diye geçiştirebilmektedir. Uluslararası hukuk, siyasi ittifaklara göre hatırlanıp unutulabilmektedir. Kur’an’ın adalet emri ise böyle bir seçiciliğe asla izin vermemektedir. Hakkın ölçüsü, mağdurun kimliği veya failin siyasi yakınlığı değildir. Bu yönüyle İslam’ın adalet anlayışı, günümüz insan hakları düzeninin en büyük hastalıklarından biri olan çifte standarda karşı güçlü bir ahlaki itiraz ve seçenektir.
MEDİNE VESİKASI: AYNILAŞMADAN BİRLİKTE YAŞAYABİLMEK
Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra karşılaştığı toplum homojen değildi. Şehirde farklı Arap kabileleri, Müslüman gruplar, Yahudi toplulukları ve çeşitli ittifak çevreleri bulunuyordu. Üstelik kabileler arasında geçmişten gelen çatışmalar devam etmekteydi. Hz. Muhammed’in bu toplumu yalnızca manevi öğütlerle yönetmeye çalışmamasına dikkat edilmelidir. Tarafların haklarını, sorumluluklarını, güvenlik ilişkilerini ve anlaşmazlıkların çözüm yollarını düzenleyen siyasi, hukuki bir metin oluşturuldu. Günümüzde Medine Vesikası veya Medine Sözleşmesi olarak bilinen bu belge, özgün nüshası günümüze ulaşmamış olsa da erken dönem edebî kaynaklar üzerinden aktarılmış ve önemli araştırmacılar tarafından Hz. Muhammed dönemine ait sahih bir belge olarak değerlendirilmiştir.
Medine Vesikası’nı bugünkü anlamıyla liberal demokratik bir anayasa ilan etmek doğru olmaz. Yedinci yüzyılın toplum yapısı ile günümüz ulus devletleri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Fakat belgenin getirdiği temel yaklaşım son derece önem arz etmektedir. Farklı dinî ve kabilevi gruplar kendi kimliklerini bütünüyle terk etmeden ortak bir siyasi düzenin parçası hâline gelmiştir. Vesika, toplulukların iç işlerinde belirli bir özerkliğe sahip olmasını, dış saldırıya karşı birlikte hareket etmesini ve şehir düzeninin ortak sorumlulukla korunmasını öngörmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi, belgenin din ve vicdan hürriyetiyle can, mal ve namus güvenliğini hukuki güvence altına alan yönüne dikkat çekmektedir. Bu tespit son derece yerindedir.
Buradaki medeniyet fikri, herkesi aynılaştırmak değildir. Birlik, farklılıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, farklı toplulukların ortak hukuk ve sorumluluk etrafında buluşturulmasıyla kurulmaktadır. Modern dünya hâlâ bu dengeyi tam anlamıyla kurabilmiş değildir. Bir tarafta farklılıkları tehdit sayan katı milliyetçilik, diğer tarafta bütün kültürleri piyasanın ve tüketimin tek tip insan modeline dönüştüren küresel düzen bulunmaktadır. Medine tecrübesi ise bize üçüncü bir ihtimali hatırlatmaktadır. Farklı kalmak ve yine de ortak iyiliğin parçası olabilmek buradan alınabilecek en önemli derstir.
VEDÂ HUTBESİ
Hz. Muhammed’in hayatının son döneminde yaptığı konuşmaların farklı rivayetlerden oluşan bütünü, Vedâ Hutbesi adıyla bilinmektedir. Hutbede can ve mal dokunulmazlığı, kadınların hakları, ekonomik sömürü, emanet, kardeşlik ve toplumsal sorumluluk gibi konular ele alınmıştır. Bu mirasın en çarpıcı taraflarından biri, ırk ve soy üstünlüğünün reddedilmesidir. Hutbe rivayetlerinde insanların aynı kökten geldiği, Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha veya siyahın beyaza yaratılıştan gelen bir üstünlüğünün bulunmadığı belirtmektedir. Değerin ırkla değil ahlaki sorumlulukla ilişkili olduğu açıkça ilan edilmiştir. Bu sözler hangi tarihsel ortamda söylendiğini düşünülmeden anlaşılamayacaktır. Bahsi geçen zamanlarda kabile mensubiyeti, soy ve kan bağı kişinin toplumsal konumunu büyük ölçüde belirliyordu. Güçlü kabileye mensup olmak, çoğu zaman hukuki güvencenin de kaynağıydı. İslam ise insanın değerini soy kütüğünden ahlaki davranışa taşıyarak sistemi kökünden değiştirmiştir.
Kur’an’ın Hucurât suresindeki hitabı da aynı temeli kurmaktadır. İnsanların bir erkek ve bir kadından yaratıldığı, halklara ve kabilelere ayrılmalarının üstünlük kurmaları için değil, birbirlerini tanımaları için olduğu bildirilir. Buradaki en önemli ve değerli husus farklılığın inkâr edilmemesidir. İnsanların halklara, kültürlere ve topluluklara ayrılması başlı başına kötülük sayılmaz. Kötülük, farklılığın tahakküm gerekçesine dönüştürülmesidir.
Avrupa’nın 19. ve 20. yüzyıllarında “bilimsel” görünüm altında geliştirilen ırk teorileri, sömürgeciliği ve ayrımcılığı meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Buna karşılık yedinci yüzyılın İslam öğretisi, biyolojik veya etnik üstünlük iddiasını ahlaken anlamsızlaştıran bir insanlık birliği fikri sunmaktadır. Maalesef bu durum, Müslüman toplumlarda hiçbir zaman ırkçılık veya etnik ayrımcılık yaşanmadığı anlamına gelmemektedir. İslam’ın ilkeleri ile Müslümanların tarih boyunca yaptığı her şeyin aynı ölçekte değerlendirilmesi makul olmayacaktır. Fakat bir medeniyet yalnızca mensuplarının kusurlarıyla değil, o kusurları eleştirmeyi mümkün kılan temel ilkeleriyle de değerlendirilmelidir.
İNANÇ, VİCDAN VE ÖZEL HAYAT
İnsan haklarının önemli alanlarından biri din ve vicdan özgürlüğüdür. İslamiyet’teki “Dinde zorlama yoktur” ilkesi, inancın cebir yoluyla üretilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. İman, özü gereği iradi bir yöneliştir. Zorla söyletilen söz, gerçek inanç meydana getirmeyecektir. Tarih boyunca Müslüman devletlerin bu ilkeye her zaman eksiksiz uyduğunu söylemek mümkün değildir. Siyasi baskılar, mezhep çatışmaları ve ayrımcı uygulamalar İslam tarihinde de görülmüştür. Ancak bu ihlallerin varlığı, ilkenin kendisini ortadan kaldırmamaktadır. Tam tersine, eleştiri için ölçü sağlayan bir kriter ve dayanak olarak kabul edilmektedir.
İslam’ın hak anlayışı yalnızca kamusal güvenlikle de sınırlı değildir. Hucurât suresinde kötü zan, insanların gizliliklerini araştırma, başkalarını aşağılama ve onur kırıcı lakaplarla anma yasaklanmaktadır. Bunlar çağdaş hukuk diliyle düşünüldüğünde özel hayatın, kişilik haklarının ve insan itibarının korunmasıyla birebir örtüşmektedir.
Bugün teknoloji şirketlerinin kişisel verileri ekonomik bir ham madde gibi topladığı, insanların mahremiyetinin hem devletler hem şirketler tarafından izlendiği bir çağda yaşamaktayız. Modern hukuk özel hayatın korunmasını tanımış olsa da dijital ekonomi, insanın iç dünyasını dahi pazarlanabilir veriye çevirebilmektedir. İslam’ın “başkasının gizlisini araştırmama” ilkesi bu nedenle geçmişe ait basit bir görgü kuralı olmanın çok ötesindedir. Bu ilke dijital çağın gözetim düzenine karşı yeniden düşünülmesi gereken ahlaki bir sınırlamadır.
SOSYAL VE EKONOMİK ADALET
Modern insan hakları söylemi uzun süre ifade özgürlüğü, mülkiyet ve siyasi katılım gibi hakları öne çıkarmıştır. Bunlar elbette son derece önemli haklar olarak kabul edilmektedir. Fakat açlık, yoksulluk, borç bağımlılığı ve ekonomik sömürü altında yaşayan insan için özgürlük yalnızca kâğıt üzerinde kalabilmektedir. İslam’ın hukuk ve ahlak düzeninde zekât, sadaka, infak, nafaka, vakıf ve faiz yasağı gibi kurumların bulunması tesadüf değildir. Bunların ortak amacı servetin küçük bir kesimin elinde dolaşan kapalı bir güce dönüşmesini önlemek, zayıfın hayat hakkını toplumsal sorumluluğun konusu hâline getirmektir.
Kur’an, harcamaların yakınlardan başlayarak yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara yöneltilmesini emretmektedir. Sosyal dayanışma yalnızca iyi kalpli insanların tercihine bırakılmamaktadır. Varlıklı olanın üzerinde hak doğuran bir sorumluluk olarak ele alınmaktadır.
Bu yönüyle İslam’ın hak anlayışı, yalnızca devlete karşı korunmak isteyen bireyin için değildir. Yaşamak, beslenmek ve insan onuruna uygun şartlara ulaşmak isteyen yoksulun da sesi olmaktadır. Günümüz dünyasında bazı ülkeler düşünce özgürlüğü konusunda uzun nutuklar atarken küresel ekonomik düzenin ürettiği ağır eşitsizlikleri doğal piyasa sonucu gibi gösterebilmektedir. Oysa kişinin konuşma özgürlüğünün bulunması, çocuğuna temiz su veya ilaç ulaştıramadığı gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. İslam medeniyetinin özgün katkılarından biri, hakkı yalnızca siyasi özgürlükle değil sosyal sorumlulukla birlikte düşünmesidir.
KADIN HAKLARI
İslam’ın kadınlara getirdiği haklar konuşulurken iki aşırı yaklaşım görülmektedir. Bir taraf, İslam öncesi ve sonrası arasında hiçbir fark yokmuş gibi davranır. Diğer taraf ise yedinci yüzyılda günümüzün bütün toplumsal cinsiyet eşitliği standartlarının eksiksiz biçimde kurulduğunu ileri sürmektedir. Her iki yaklaşım da tarihi basitleştirmektedir.
Kur’an’ın kadınlara miras payı tanıması, onların mülkiyetini hukuken koruması, evlilik içinde ekonomik haklar belirlemesi ve kadını miras alınan bir nesne olmaktan çıkararak hukuki özne kabul etmesi, dönemin toplumsal şartları içinde önemli bir devrimdir. İslam hukuku içinde kadınlar mal sahibi olabilmiş, vakıf kurabilmiş, alacak talep edebilmiş ve mahkemelerde hak arayabilmiştir. Bazı kesinlerce kabul edilen İslamiyet erkeğe kadına göre daha fazla hak ve ayrıcalık tanımıştır görüşü son derece yanlış ve hatalıdır. İslamiyet kalıplaşmış gelenekler içerisinde kadına çeşitli haklar vererek kadın haklarını gerçek ve uygulanabilir anlamda oluşturmuştur. Ayrıca erkeğe hak ve ayrıcalık olarak gözüken her şey ona aynı zamanda eşi ve çocuklarına karşı sorumlu kılmıştır. Bu fark aslında günümüzde bile halen tam anlaşılamayan pozitif ayrımcılıktan ibarettir. Aynı zamanda geleneğin kurucu ahlakını koruyarak değişen şartlarda adaleti yeniden tahsis etmek son derece önem arz etmektedir. Ez cümle bahsedilen konular bütün olarak ele alındığında İslamiyet kadınlara geleneklerinin kurucu ahlakı tarafından toplumdan ayrışmayacakları ancak haklarının ve pozitif ayrımcılığın gözetildiği bir imkan yaratmıştır.
KÖLELİK MESELESİ
İslam ve insan hakları hakkında güvenilir bir metin, kölelik meselesini görmezden gelmemelidir. İslam, köleliği ortaya çıkaran din değildir. Kölelik, İslam’dan çok önce Roma, Bizans, İran, Arabistan, Afrika ve Asya toplumlarında yaygın olan bir kurumdu. Kur’an ve Hz. Muhammed’in uygulaması köle azadını güçlü biçimde teşvik etmiş, bazı ihlallerin kefaretini köle özgürleştirmeye bağlamış ve kölelere insanlık dışı muameleyi sınırlayan hükümler getirmiştir. Ancak, İslam hukuku köleliği bir anda ve bütünüyle kaldırmamıştır. Kölelik Müslüman toplumlarda, Osmanlı dâhil olmak üzere, yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmüştür. Akademik araştırmalar hem azat mekanizmalarının önemini hem de köleliğin İslam toplumlarında gerçek bir kurum olarak devam ettiğini göstermektedir. Bu gerçeği kabul etmek İslam’ın insan onuru öğretisini zayıflatmaz. Aksine, bu öğretinin tarihsel kurumlara karşı nasıl geliştirilebileceğini gösterir. Kur’an’ın özgürleştirmeyi teşvik eden yönelimi, insan onuru ilkesiyle birlikte ele alındığında köleliğin nihai olarak kaldırılmasını destekleyen güçlü bir ahlaki zemin sunmuştur. Aynı kadın haklarında olduğu gibi topluma hazır ve alışkın olmadığı bir düzen birden dayatılmadan uygun zemin oluşturularak toplumun o yönde hareket etmesi sağlanmıştır.
Öte yandan batılı devletler köleliğin kaldırılmasında önemli mücadelelere sahne olmuş, fakat aynı devletlerin birçoğu yüzyıllarca Atlantik köle ticaretinden ekonomik güç elde etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde kölelik ancak 1865’te anayasal olarak kaldırılmıştır. Özgürlük söyleminin kurucu belgesi sayılan anayasal düzende köleleştirilmiş insanlar temsil hesabında “beşte üç” oranıyla değerlendirilmiştir. Dolayısıyla tarih, “tamamen medeni Batı” ile “hiç değişmeyen Doğu” arasındaki basit bir masal değildir. Batı medeniyetinin modern hukuk mirası kadar yüzleşmesi gereken karanlık sayfaları da vardır.
İSLAM HUKUKU YALNIZCA CEZALARDAN İBARET DEĞİLDİR
Günümüz medyasında “şeriat” sözcüğü çoğu zaman birkaç ceza hükmüne indirgenmektedir. Oysa İslam hukuk geleneği ibadetlerden ticari sözleşmelere, aile hukukundan mülkiyete, vakıflardan yargılama usulüne kadar uzanan geniş bir düşünce ve uygulama alanından oluşmaktadır. Bu gelenekte hukukçular yalnızca hükümler toplamamıştır. Hükmün nasıl üretileceğini, metinlerin nasıl yorumlanacağını, kamu yararının nasıl gözetileceğini ve örfün hangi şartlarda dikkate alınacağını tartışmışlardır. Usûl-i fıkıh, kıyas, içtihat, maslahat, istihsan ve örf gibi kavramlar, İslam hukukunun basit bir emirler listesi değil, gelişmiş bir hukuk metodolojisi olduğunu göstermektedir.
Özellikle “makāsıdü’ş-şerîa”, yani hukukun amaçları yaklaşımı canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunmasını temel hedefler arasında saymıştır. Çağdaş İslam hukuku araştırmaları bu amaçların insan onuru ve temel haklarla ilişkilendirilebilecek güçlü bir ortak zemin meydana getirdiğine dikkat çekmektedir. Batı’da Roma hukuku nasıl çağdaş kanunlarla tamamen aynı olmadığı hâlde hukuk medeniyetinin kaynaklarından biri sayılıyorsa, İslam hukuku da tarihsel biçimleriyle bugünkü hukukla özdeşleştirilmeden ciddi bir medeniyet mirası olarak incelenmelidir. Bu mirasın kabulünün yanı sıra İslam Hukuku gerek Roma gerekse diğer tüm hukuk sistemlerinden daha kapsayıcı ve modern hayata entegrasyonu mümkün hukuk sistemidir. Bu konuyla ilgili yazımızda da pek çok örneğe yer verildiği görülmektedir.
KURUMLAR VE İLKELER DEVLETİ: OSMANLI
Türklerin İslam’la karşılaşması yalnızca din değiştirme olayı değildir. Bu karşılaşma, Türk devlet geleneği ile İslam’ın adalet ve hukuk anlayışının uzun bir tarih boyunca birbirini dönüştürmesine ve geliştirmesine yol açmıştır. Karahanlılardan Selçuklulara, Selçuklulardan Osmanlılara uzanan çizgide devlet, yalnızca askerî güç olarak değil, düzen ve adalet sağlama sorumluluğu taşıyan bir yapı olarak düşünülmüştür. Türk devlet geleneğindeki töre ve örf, İslam hukukunun ilkeleriyle birlikte yaşamıştır.
Özellikle Osmanlı döneminde şer‘î hukuk ile padişahın kamu düzenini sağlamak amacıyla çıkardığı kanunlar arasında bir denge kurulmuştur. Osmanlı, yüzyıllar boyunca çok sayıda dinî ve etnik topluluğu aynı siyasi çatı altında yaşatabilmiş önemli bir çoğulculuk deneyimidir. Gayrimüslim cemaatler özellikle evlilik, boşanma, miras ve dinî hayatla ilgili alanlarda kendi kurum ve kurallarını belirli ölçülerde sürdürebilmiştir. Literatürde “millet sistemi” olarak anılan bu yapı modern liberal vatandaşlık değildir. Fakat farklı toplulukların bütünüyle eritilmeden yönetilmesini mümkün kılan bir hukuki çoğulculuk sistemi olarak kabul edilebilmektedir.
Osmanlı’nın ikinci büyük katkısı vakıf medeniyetidir. Eğitim, sağlık, su, yol, köprü, kütüphane, aşevi, misafirhane ve yoksul desteği gibi çok sayıda hizmet vakıflar yoluyla yürütülmüştür. Vakıf, serveti yalnızca kişisel miras konusu olmaktan çıkararak kuşaklar boyunca kamu yararına tahsis edebilen bir kurum hâline getirmiştir. Araştırmalar vakıf sisteminin İslam coğrafyasında kamu hizmetlerinin merkezî devlet dışında sağlanmasında uzun süre önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu yapı, modern sivil toplum ve sosyal devlet tartışmaları için hâlâ öğretici niteliktedir. Devletin ulaşamadığı her yere şirketlerin girmesi gerekli değildir. Toplum, kendi ahlaki kaynaklarıyla kamusal iyilik üretebilmektedir.
Osmanlı hukuk mirasının en somut eserlerinden biri de 1868-1876 yılları arasında hazırlanan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’dir. Büyük ölçüde Hanefî fıkhına dayanan Mecelle borçlar, eşya ve ceza hukukuna ilişkin hükümleri sistemli bir kanun metni hâline getirmiştir. İlk yüz maddesinde yer alan “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir”, “Zarar giderilir”, “Şüphe ile kesin bilgi ortadan kalkmaz” ve “Örf ile belirlenen, sözleşmeyle belirlenmiş gibidir” türündeki genel kaideler kullanılan hukuk sistemi ve ilkelerinin örneklerini oluşturmaktadır.
Mecelle’nin önemi, Avrupa’daki kanunlaştırma hareketlerine körü körüne teslim olmadan İslam hukuk birikimini modern bir kanun tekniği içinde yeniden düzenlemeye çalışmasıdır. Bu, taklitten farklı bir modernleşme ihtimalini göstermektedir. Kendi medeniyet hafızasını kaybetmeden yenilenmek bir toplumun ulaşabileceği ve en iyi şekilde uygulayabileceği modernleşmedir.
BATI MEDENİYETİNİN BÜYÜK İDEALLERİ VE BÜYÜK ÇELİŞKİLERİ
Batı düşüncesinin insan haklarına yaptığı katkıyı körü körüne inkâr etmek haksızlık olacaktır. Doğal haklar düşüncesi, anayasal yönetim, kuvvetler ayrılığı, ifade özgürlüğü ve uluslararası insan hakları hukukunun gelişmesinde Avrupa ve Amerika’daki mücadelelerin büyük payı vardır. Fakat Batı’nın kendi anlatısını sorgulanamaz bir medeniyet destanına dönüştürmesi de kabul edilemez bir bakış açısıdır.
1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi evrensellik iddiası taşıyordu. Ancak kadınlar siyasi haklardan dışlanmıştı. Amerika özgürlük söylemiyle kurulurken kölelik devam ediyordu. Avrupa devletleri kendi ülkelerinde hukuk ve yurttaşlık geliştirirken Afrika ve Asya’da sömürge yönetimleri kuruyor, yerli halkları eşit insan ve eşit yurttaş kabul etmiyordu. Siyaset felsefesi araştırmaları, 19. yüzyıl Avrupa liberalizminin eşitlik idealleri ile sömürge pratiği arasındaki çelişkinin giderek büyüdüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ise Avrupa’nın insanlığa tek taraflı hediyesi değildir. Beyannamenin hazırlanmasında Çinli diplomat Peng-chun Chang, Lübnanlı düşünür ve diplomat Charles Malik, Hindistanlı Hansa Mehta ve farklı bölgelerden temsilciler etkili olmuştur. Birleşmiş Milletler kayıtları, taslak sürecinin çok kültürlü yapısını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla insan haklarını yalnızca “Batılı değerler” olarak sunmak, hem insanlığın diğer medeniyetlerine hem de beyannamenin gerçek tarihine haksızlıktır.
Batı’nın iki yüzlülüğünü eleştirmek, Batı’da üretilen her düşünceyi reddetmek değildir. Zaten sömürgeciliği, köleliği ve ırkçılığı en güçlü biçimde eleştiren insanların bir kısmı da Batı toplumlarının içinden çıkmıştır. Sorun Batı’nın varlığı değil, kendisini insanlığın öğretmeni, diğer bütün toplumları ise onun gecikmiş öğrencileri gibi görmesidir. Kendi sermaye birikiminde hiçbir hak gözetmeyen batı dünyası diğer milletlerin gelişmesini zamanında kendilerinin asla uygulamadığı haklar ve sınırlamalar ile engelleyerek “öğrencinin öğretmen olmasına” izin vermemektedir.
İSLAM’DAN BUGÜN NE ÖĞRENEBİLİRİZ?
Bugünün dünyası insan hakları belgeleri bakımından geçmiş bütün çağlardan daha zengindir. Fakat hakların fiilen korunması bakımından aynı ölçüde başarılı olduğumuzu söylemek zordur. Uluslararası hukuk vardır; fakat güçlü devletler gerektiğinde onu görmezden gelebilmektedir. İfade özgürlüğü savunulur; fakat bazı mağdurların sesi siyasi hesaplarla bastırılabilmektedir. İnsan onurundan söz edilir; fakat milyonlarca insan yoksulluk, savaş, zorunlu göç ve ayrımcılık altında yaşamaktadır.
Belki de sorun, daha fazla hak belgesi yazamamamız değildir. Sorun, hakkı ahlaki sorumluluktan ayırmış olmamızdır. İslam geleneği bu noktada çağdaş dünyaya üç önemli hatırlatma yapabilir;
Birincisi, insan onuru devletlerin veya çoğunlukların verdiği bir imtiyaz değildir.
İkincisi, adalet yalnızca dostlar ve bize benzeyenler için talep edildiğinde adalet olmaktan çıkar.
Üçüncüsü, açlık, yoksulluk, yalnızlık ve toplumsal dışlanma da insan onuruna yönelik saldırılardır.
Hz. Muhammed’in mesajı, insanı yalnızca kanun karşısında değil Allah karşısında da sorumlu kabul ederek iktidarın üzerine görünmez fakat güçlü bir sınır çizmektedir. Kimsenin görmediği yerde yapılan haksızlık da haksızlıktır. Mahkemenin cezalandıramadığı zulüm de zulümdür. Güçlünün hukuki boşluktan yararlanması onu haklı hâle getirmemektedir. Modern hukuk dış davranışları düzenler, vicdanı tek başına üretemez. İslam’ın hukuk medeniyetine en büyük katkılarından biri, hukukun arkasına ahlaki bir özne yerleştirmesidir.
SONUÇ YERİNE: GEÇMİŞİ YÜCELTMEK DEĞİL, MİRASI YENİDEN DÜŞÜNMEK
Hz. Muhammed’in Medine’de kurduğu birlikte yaşama düzeni, Vedâ Hutbesi’nde dile gelen insanlık birliği, Kur’an’ın düşmana karşı dahi adaleti emreden yaklaşımı ve Türk-Osmanlı medeniyetinin vakıf, hukukî çoğulculuk ve Mecelle gibi kurumları, insan hakları tarihinin kenar notları değildir. Bunlar, insanlığın ortak hukuk hafızasının asli parçalarıdır. İslam’ın modern dünyaya sunabileceği şey, geçmişe dönme çağrısı değildir. Tam tersine, modernliğin eksik bıraktığı soruyu yeniden sorma imkânıdır; İnsanın hakları varsa, insanın insana karşı sorumluluğu nedir?
Bu soru yeniden ciddiye alınmadıkça hukuk çoğalabilir, fakat adalet çoğalmaz. Beyannameler uzayabilir, fakat mazlumun hayatı değişmez. Medeniyet daha parlak binalar kurabilir, fakat daha merhametli bir insan meydana getiremez. Gerçek medeniyet, gücün ulaştığı yerlerin genişliğiyle değil, hakkın ulaşabildiği insanların çokluğuyla ölçülür.
AV. HAYDAR CAN ÖCEL
Rostra Hukuk Meclisi’ndeki diğer yazılar için ziyaret ediniz: https://rostrastrateji.org/category/rostra-hukuk-meclisi/
KAYNAKLAR
- Ali, Kecia. Marriage and Slavery in Early Islam. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2010.
- An-Na‘im, Abdullahi Ahmed. Islam and the Secular State: Negotiating the Future of Shari‘a. Cambridge, MA: Harvard University Press, 2008.
- Arjomand, Saïd Amir. “The Constitution of Medina: A Sociolegal Interpretation of Muhammad’s Acts of Foundation of the Umma.” International Journal of Middle East Studies, 41/4, 2009, s. 555-575.
- Aydın, Mehmet Âkif. “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye.” TDV İslâm Ansiklopedisi.
- Baderin, Mashood A. International Human Rights and Islamic Law. Oxford: Oxford University Press, 2003.
- Barkey, Karen. Empire of Difference: The Ottomans in Comparative Perspective. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.
- Diyanet İşleri Başkanlığı. Kur’an Yolu Meali ve Tefsiri.
- Hallaq, Wael B. Shari‘a: Theory, Practice, Transformations. Cambridge: Cambridge University Press, 2009.
- Hunt, Lynn. Inventing Human Rights: A History. New York: W. W. Norton, 2007.
- İnalcık, Halil ve Donald Quataert (ed.). An Economic and Social History of the Ottoman Empire, 1300-1914. Cambridge: Cambridge University Press, 1994.
- Kamali, Mohammad Hashim. Shari‘ah Law: An Introduction. Oxford: Oneworld, 2008.
- Kuran, Timur. “The Provision of Public Goods under Islamic Law: Origins, Impact, and Limitations of the Waqf System.” Law & Society Review, 35/4, 2001, s. 841-898.
- Lecker, Michael. The Constitution of Medina: Muhammad’s First Legal Document. Princeton: Darwin Press, 2004.
- Mayer, Ann Elizabeth. Islam and Human Rights: Tradition and Politics. 5. bs. Boulder: Westview Press, 2013.
- Morsink, Johannes. The Universal Declaration of Human Rights: Origins, Drafting, and Intent. Philadelphia: University of Pennsylvania Press, 1999.
- Stanford Encyclopedia of Philosophy. “Colonialism.”
- Tucker, Judith E. Women, Family, and Gender in Islamic Law. Cambridge: Cambridge University Press, 2008.
- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. “Medine Vesikası”, “Vedâ Hutbesi”, “Vakıf” ve “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye” maddeleri.
- United Nations. Universal Declaration of Human Rights ve beyannamenin hazırlanma sürecine ilişkin resmî kayıtlar.
